19 Aralık 2017 Salı

Saint Anger

   It was a rainy night. I was on my balcony, furious about things I've never had. God started to piss on me even more heavily, I turned to heavens and said:

  "Calm your tits, you little fuck!"

   I lighted another cigarette, a big fire came out of my lighter up to my eyes. I got pissed, turned up to heavens again and said:

  "Is this your wrath? Fuck your wrath!"

   I walked back and forth in the balcony, trying to calm my horses. Things shattered.

   I'm about to be 19, I'm a grown man now. My beard is longer than you ever grew! You fucking pussy licking, tit sucking fuck! I'm choking you to death every night in my sleep! Fuck your big nose and your junk car! Fuck everything you have and ever will!

   The time will come when you die. I'll fucking piss everything I drink on your grave. I'll burn your fucking house down. Do not come, cuz if you do, I'll send you to kingdom come.

The War Within 3 - İç Savaş 3

   Recently I was given the opportunity of leaving everything behind and going abroad. Somewhere far away from here, to the places I've never been. Well, I didn't accept it. Because I know that salvation will not come from the lands far away, it'll come from within. Fuck my war within.

  I don't know it's good or bad news but my long gone alter ego has spoken to me today. He whispered: "No worries, darlin'. I got ya."

   If it's good news, he'll take control of my body, get inside my head, break a few hearts, fuck with my brain, take away my solitude and then he'll leave.

   If it's bad news... He'll do all those things anyway and much more, yet he won't leave and I'll cease to exist. He'll wreak havoc on every good part of me.

   At least he will come healing this wounded spirit. Yes, he'll come healing.

   Please, be silent... Can you hear him? He's saying something right now. He whispers...

   "I'm turning tricks, I'm getting fixed.
    I'm back on boogie street."

   Dear Lord, my alter ego is Leonard Cohen!




TURKISH TRANSLATION - TÜRKÇE MEALİ


    Ahiren her şeyi mazide bırakıp yurt dışına çıkma fırsatı sunuldu. Buralardan epey uzağa, hiç gitmediğim diyarlara. Kabul etmedim. Zira bilirim ki kurtuluş uzak diyarlardan değil, içten gelir. Sikeyim içimdeki savaşımı.

   Haberler iyi mi, kötü mü bilemiyorum ama haylidir ortalıklarda gözükmeyen ikinci kişiliğim bugün benimle konuştu. "Endişeye lüzum yok, güzelim. Kurtaracağım." dedi.

   Haberler iyiyse bedenimin kontrolünü ele geçirir, aklıma girer, birkaç kalp kırar, zihnimi darmadağın eder, yalnızlığımı giderir ve çeker gider.

   Haberler kötüyse... Bütün saydıklarımı yine yapar, hatta çok daha fazlasını ancak gitmez, ben yok olurum. Bütün iyi yanlarımı mahveder.

   En azından bu sancılı ruhu gelip iyileştirir. Evet, gelip iyileştirir.

   Rica ediyorum sessizlik... Duyabiliyor musunuz? Şu an bir şeyler söylüyor. Fısıldıyor...

   "Bir dümenler çeviriyorum, iyileşiyorum.
    Döndüm dans sokağına."

   Hassiktir, ikinci kişiliğim Leonard Cohen'muş!

18 Aralık 2017 Pazartesi

Semih

   Semih taşralı bir oğlandı, yaşını göstermezdi zira alnındaki tanrı elinden çıkma çizgiler, ezgileri gibiydi yalnızlığının. Kaşları oğlu sigara içen bir baba gibi dikili dururdu, dudakları anlatacak çok şeyi varmış gibiydi ancak istemezse, işinin en ehli demircinin bilediği bıçak bile açamazdı. Sık sık boğazını temizlerdi, cigarasının kokusu ondan önce gelirdi. Sürekli iş peşinde koşar, birkaç kader arkadaşıyla derme çatma bir gecekonduda yaşardı. Aslına bakarsanız gecekondu bile denilemezdi, her adımda gıcırdar ve sallanır, Semih'in deli yüreğini ağzına getirirdi. Kışları kat kat yorgan ve battaniye altına girer yatardı, uyandığında soğuğu fark edince şiirler yazacak kadar bağlanırdı sırtına batan en büyük düşmanı yatağına, evet düşmanıydı zira onu terk etmezse ne aş, ne cigara, ne de arada bir içtiği otuz beşliği bulabilirdi. Yataktan çıktığındaysa evinin asker yeşili demir dış kapısının yanında olan tek musluğuna gider, kar yağmışsa temizler, dua eder gibi ellerini açıp birleştirir, iki avuç su içer, ardından o buz gibi suyu yüzüne çarpardı. İlk çarpışında yüzüne bıçak darbeleri vuruluyormuş gibi hissetse de sonradan o buz gibi su sıcak gelir, tatlı bir his verirdi. Bunlar iyi günleriydi, kimi zaman evindeki tek su kaynağı olan o emektar musluk donardı. Sabahları iki yudum su içemeden, yüzünü yıkayamadan işe gitmek zorunda kalırdı.

   O esnalarda sanayinin çaycısında çalışıyordu. Neyse ki ayağında sağlam bir botu vardı ve klimalı arabası olan beyaz yakalılar yollardaki karları temizliyordu. Sanayi hayli büyüktü ve küçük kasabaları andıran bu yerde dükkanların adını ezberlemeye çalışıyordu, vakit kış oldu mu bu insanlar çayı eşlerinin koynuna yatmaktan çok seviyordu.

   Paydos vakti yaklaşıyordu, güneş, Anadolu'nun ıssız dağlarının ardına saklanmış, sinsice insanoğlunu dikizliyor gibiydi. Sanki tamamen gözden kaybolmak için bir olayın gerçekleşmesini bekliyordu. Ustası, iki ince belli bardağın birine kaynar su doldurup öbürüne aktardı. Sonra suyu lavaboya bıkkınlıkla boşaltıp çayları doldurdu ve gümüş rengi, yuvarlak, göründüğünden daha hafif tepsiye çayları koydu. Semih'e çayların gideceği dükkânın yerini tarif etti. İki sene evvel maaşının yarısını verdiği kıymetli botlarının artık bir kıymeti kalmamıştı yorgunluktan, ayaklarını süre süre tarif edilen dükkânın yolunu tuttu. Güneş hâlâ dağların ardında saklanıyordu, meraklı gözlerle insanoğlunu izliyordu. Kafasını öne eğdi Semih, botlarının üzerindeki izleri, yıpranmaları gördü. İçlenmeye başlayacaktı ki dükkâna geldiğini fark etti.

   Bu dükkân öbürlerinden farklıydı, en ufak leke göze çarpmayan bembeyaz bir masa, onun üstünde dünya haritası şeklinde bir kalemlik, kalemlikte Kuzey Kutbu ve civarına konulmuş rengârenk kalemler, masanın önünde misafirler için konulmuş iki deri koltuk, koltuklardan birinde beyaz gömleğin üstüne geniş omuzlarını kaplayan pahalı bir mavi ceket, altına siyah bir pantolon ve koltuklarla uyumlu deri ayakkabı giymiş, belli ki yeni tıraş olmuş bir adam otururken, karşısındaki koltuktaysa soğuk umurunda değilmişçesine ruju ve topuklu ayakkabılarıyla uyumlu, dizlerine gelen bir kırmızı elbise giymiş, elmacık kemikleri ben buradayım dercesine çıkık bir kadın oturuyordu. Semih bir delikanlıydı, üstelik en son elini tutan kadın anasıydı. Anasıysa o 13 yaşındayken ölmüştü. Karşısında kırıklarını aldırmış, martı dudaklarını ve uzun sayılabilecek tırnaklarını kırmızıya boyamış ve bununla kalmayıp bir de bacak bacak üstüne atmış bir kadın görünce nutku tutuldu. Sağ eliyle tepsiyi tutuyordu, sol elini yağlı ve yüzünü kapatan saçlarını biraz olsun düzeltmek için kafasına doğru götürmek isterken tepsinin kenarına çarptı. O adi utanç duygusunu gidermek isterken çay bardaklarıyla birlikte yerin dibine girdi. Takım elbiseli adam, kırmızılı kadına erkekliğini göstermeyi zavallı bir oğlanı azarlayarak yapabileceğini düşünüyordu. Semih, diz çöktü ve boynunu büküp yerdeki kırıkları toplarken hayatında işitmediği hakaretler sel oldu, gözlerine doldu. Sırf böylesine güzel bir kadının karşısında ağlamamak için kendini düşman boğazlarcasına sıkıyordu, durumu fark eden adam "Ne o, ağlayacak mısın?" diye sordu ve kahkaha patlattı. Ziyanı yoktu bir itin kahkahasının, ta ki kadın da ona katılana dek. Dişlerini sıktı, tepsinin üstüne doldurduğu cam kırıklarıyla oradan kaçıp gitti.

   Dükkândan çıktığında güneş insanoğlunu dikizlemeyi kesmiş, görünürden tamamen kaybolmuştu. Güneş bile onunla dalga geçiyordu. İnsan denilen varlıksa işte o adam kadar alçalabiliyordu, uçkur uğruna gönül kırmak ne zamandan beri bu kadar kolaydı? Semih'in aklına yıllar evvel bir yaz akşamı parkta otururken tesadüfen tanıştığı, bir daha da görmediği adam geldi. Adamı sevmişti zira kadınlar adamı seviyordu, adam kadınlardan bahsettikçe Semih'in yüzü gitgide gülünç bir hâl almıştı. Adamın neredeyse bütün anlattıklarını zihnine kazımıştı ancak şu sözünü hiçbir zaman unutamadı: "Dünyanın en yakışıklı, en zengin, en zeki veya en bilge adamı da olsan şunu asla unutma ki kadınlar her zaman daha iyisini bulur. O yüzden Namık Kemal 'Biz de bilirdik yâre giderken menekşe yollamasını ama arkadaşlar açtı, yedik menekşe parasını' derken aslında mühim bir ders verir. Dost açken yâre menekşe almak doğup büyüdüğümüz Anadolu toprağına ihanettir."

   O günün gecesi pek hayra alamet değildi. Kafasını yastığa koydu, düşüncelerini bastırmaya çalıştı, olmadı. Nihayetinde dayanamayıp içten içe "Tanrım!" dedi, "Canımı..." Devamı gelmedi, uyku bedbaht benliğini bir kurtarıcı gibi ele geçirdi. Devamı gelmedi çünkü işçiler ölmeyi dileyemeyecek kadar yorgun insanlardı.

The War Within 2 - İç Savaş 2

   Today I wore my navy blue jacket, put on my lovely perfume. My ring was shining all day with the prettiest of all sparkles, reflecting all the cheer in me. I felt good after a long, long time. Well, it was fun while it lasted briefly.

   I had an alter ego that has vanished two months ago. I miss him a lot. He was a prick, a ladies man, a wanderer, a source of inspiration, a fucked up kid and a person that I'd never be friends with now but at least he loved everything he did, even though he was kinda evil. Soberness and solitude are making my hands tremble, especially solitude. He was my only best friend. I can't write as well as I used to. I guess I'll be done with writing soon.

   It's not nice being lonely, having no one to talk in my words. With my alter ego gone, I'm forgetting all the things that I've done. I can't remember my sins, who I've loved or which way to go. I know I can't keep boozing and cursing my breathing, but for god's sake, wouldn't that be perfect?

   Wish I was a cowboy. I'd wear my cowboy hat and ride my horse to the lands I've never seen before. I'd meet a nice country girl, and be an innkeeper. Maybe I'd be the sheriff and my lady would be the sheriff's wife. Or we could be bounty hunters, me and the lady. We'd catch evil men dead or alive and I'd buy pearls for my lady. Well, solitude's making me a romantic fella.

   To make a long story short, I guess I need someone like me to fill the void of my best friend. I need a Lefty as I am the Pancho. With the way things are going, nobody will hear my dying words just like in the lovely Townes Van Zandt song. The song's name is Pancho and Lefty, you can listen to it if you want. It's on Youtube and Spotify. I'll see y'all.



TURKISH TRANSLATION - TÜRKÇE MEALİ



   Bugün lacivert ceketimi giydim, has kokulu parfümümü sıktım. Yüzüğüm en güzel kıvılcımları saçtığı gibi içimdeki neşeyi de yansıtıyordu. Hayli vakit sonra iyi hissettim. Kısa süreli olsa da güzeldi.

   İki ay evvel kaybolan bir ikinci kişiliğim vardı. Özlemiyorum değil. Arızanın tekiydi, mart kedisi, aylak, ilham kaynağı, sorunlu bir velet ve şimdilerde asla arkadaş olmayacağım biriydi ama en azından yaptığı her şeyi severek yapardı, biraz kötü şeyler olsa bile. Ayıklık ve yalnızlık yüzünden ellerim titriyor ahiren, bilhassa yalnızlıktan. Tek ahbabım oydu. Eskisi gibi yazamıyorum zaten. Yakın zamanda yazmayı da bırakırım.

   Yalnızlık, bana ait kelamları edeceğim birinin olmaması zor zanaat. İkinci kişiliğim de olmayınca ne yaptıysam unutmaya başladım. Günahlarımı, kimleri sevdiğimi veya hangi yolda yürüyeceğimi hatırlamıyorum. İçip aldığım nefese lanet etmekle idare edemeyeceğimi de biliyorum ama muhteşem olmaz mıydı?

   Kovboy olmak isterdim. Kovboy şapkamı takıp atıma biner, keşfetmediğim diyarlara giderdim. Hoş bir taşralı kızla tanışır, bir han açardım. Belki şerif olurdum, hanım da şerifin hanımı olurdu. Veya hanımla kelle avcısı olabilirdik. Kötü adamları ölü ya da diri yakalardık, hanıma inciler alırdım. İşte, yalnızlık adamı bozuyor.

   Velhasıl-ı kelam, galiba en yakın arkadaşım ikinci kişiliğimin yerini dolduracak biri lazım. Pancho'yum ya, Lefty lazım. Bu gidişatla müthiş Townes Van Zandt şarkısında olduğu gibi "Kimse son sözlerimi duymayacak." Şarkının adı Pancho and Lefty, dinlemek isterseniz diye. Youtube ve Spotify'da var. Bu gecelik bu kadar.

16 Aralık 2017 Cumartesi

From Me to Jack - Benden Jack'e

   Let's talk about The Highwayman Jack.

   The Highwayman Jack was nearly a kid, he was 17. Yet, his mind was as wise as a 50 years old politician. He robbed all the stores in his town, put fear in hearts of those who forgot to pull the curtains. His lust was for gold that was shiny as his blond hair.

   Innkeeper's daughter he loved. She was a sight to see, believe my words. "You're beautiful as an orphan child's sincere laughter." Jack said to her. She had nothing but fear in her heart for this young and handsome boy.

   One day, the innkeeper wanted to talk to Jack. He came with the hopes of marrying his daughter, only to find disappointment.

   Innkeeper said: "Boy, you put fear in everybody's heart, I know. I'm the only one who isn't scared of you. So, hear my words. Stop being a highwayman, nobody likes punks. Be a man, simple kind of man. You don't need lots of gold to be a man. All you need is to have honor. Maybe then, you can make my daughter Barbara love you. But if you come to see her as a highwayman ever again, I swear I'll send you to kingdom come with the greatest of ease. You got it, boy?"

   Two year passed, Jack did good. First, he turned into a good boy, and then a simple man. He even grew a mustache for the first time. He had a job down at the barbershop. With all goodness in his heart, Jack went to the inn. Found the innkeeper's daughter, fell onto his knees and said:

   "Barbara, I'm just a simple man now. I got a good job, I'm making enough money. I'll take good care of you and all our future kids. Marry me."

   "No." she said. And continued: "You can't make a heart love somebody."

   Jack's sorrow didn't last more than 2 months. He met another young lady and had two kids. He seemed much happier than his golden highwayman times. I guess, after all, a good family is all we need.


   "Simple Man" by Lynyrd Skynyrd. I'll see y'all another time.








19 Kasım 2017 Pazar

Watchmaker's Darlings - Saatçinin Kıymetlileri

   He lost his fortune and workshop at gambling, The Watchmaker. Father of a beautiful little girl and husband of a lady who carried the sunshine under her pale skin. Then cold came the night, poverty surrounded its ugly molds on the pretty white walls of his home. His family bliss was long gone. Little girl was crying with her mother's blue eyes over papa's scolding. Watchmaker's wife threatened him with a leaving unless he makes a living. What she did was a disregard to the sunshine she carried within.

   
   Watchmaker took his whiskey bottle and went to see an old friend. He took his gun outside his pants and put it on the table. His old fella said: "Dying ain't no way to make a livin'." And he answered: "Livin' ain't easy when you can't pay the rent."


   Time went by like a bullet going straight between the eyes of a soldier, a poor puppet whose masters are fatter than a 40 years old housewife. Watchmaker hung his head a lot, yet did not shed a single tear until the very moment of farewell to his darlings. He sat on his heels, embraced his little girl. Her mother's hauntingly blue eyes she had, and they were filling with tears.


   With his family gone, Watchmaker tried his best to move on. He missed his daughter. And he missed his lifeblood, tremblingly beautiful yet Brutish wife.

   He met a lady soon enough. They were in a hotel room and he was smoking a cigarette after an average love-making. Things were going good, she made him feel something else than pain. Yet the Watchmaker was scared, he was scared of a possibility. A possibility of a man who makes a good living and willing to buy nice things for this woman. Three nights after, in the very same hotel room, their door was knocked. She got out of the bed and opened the door to a handsome man in a suit, holding up flowers with an excited smile on his clean-shaven face.


   
    "Last Year's Man" by Leonard Cohen is waiting for you under the Turkish translation of this story. I'll be back.






TURKISH TRANSLATION - TÜRKÇE MEALİ




   Servetini ve dükkanını kumarda kaybetti, Saatçi. Güzel mi güzel küçük bir kızın babası, soluk teninin altında gün ışığını taşıyan bir kadının kocasıydı. Soğuk vurdu gece vakti. Yokluk, evinin alımlı beyaz duvarlarını çirkin küfleriyle sardı. Aile saadeti geçmişte kaldı. Küçük kızı, annesinin mavi gözleriyle, babasının azarlarına ağlıyordu. Saatçi'nin karısı evi geçindirmezse terk etmekle tehdit etti. Bu yaptığı içinde taşıdığı gün ışığına saygısızlıktı.

   Saatçi viski şişesini alıp eski bir dostunu görmeye gitti. Tabancasını belinden çıkarıp masaya koydu. Eski dostu: "Ölüm geçimini sağlamaz." dedi. Saatçi: "Kirayı ödeyemezken yaşamak zor zanaat." cevabını verdi.

   Vakit, bir askerin kaşları arasına giren bir kurşun gibi geçti. Asker zavallı bir kuklaydı, ipleri çeken efendileriyse 40 yaşındaki bir ev hanımından bile şişman. Saatçinin başının öne eğildiği çok oldu ancak kıymetlilerine veda vakti gelene dek gözyaşı dökmedi. Diz çöktü, küçük kızına sarıldı. Annesinin beyne kazınan mavi gözlerine sahipti ve o gözleri doluyordu.

   Ailesinin yokluğunda Saatçi hayatını idame ettirmek için elinden geleni ardına koymadı. Kızını özledi. Hayat damarı, titreten güzellikte ama Brütüs'ten farksız karısını özledi.

   Hayli vakit geçmeden bir kadınla tanıştı. Otel odasındaydılar, vasat bir sevişme sonrası Saatçi sigara içiyordu. İlişki fena gitmiyordu, kadın ona kederden başka bir şey hissettirmeyi başardı. Ancak Saatçi korkuyordu, bir ihtimalden korkuyordu. İyi kazanan ve bu kadına güzel hediyeler almaya hazır bir adamın var olma ihtimalinden. Üç gece sonra, aynı otel odasında kapıları çalındı. Kadın yataktan çıktı ve kapıyı takım giyinmiş, elinde çiçekler, taze tıraş edilmiş suratındaysa heyecanlı bir gülümseme olan yakışıklı bir adama açtı.


   Leonard Cohen'dan "Last Year's Man." Keyifli dinlemeler.




9 Ekim 2017 Pazartesi

Gambler's Sonnet

   Once there was a gambling man who did not chip in money, but his life. He was a young fella, and an enthusiastic one. Willing to risk his life for a bit of a joy because he knew living was only dying if it wasn't for a good time. He had a great life full wonders but he died too young. Nearly six months before his death, charming smile on his young and oddly worn out face turned into a mournful one which was gonna be the very grave of this lad. Sadness brought bad temper along with it and all his beloved ones turned their back on him when he had one foot in the grave.

   Reason behind his sorrow and death had been unknown until his journal was revealed after his death. He was stabbed 14 times by a woman with nails painted red and purple and hair black as midnight, his favorite colors. Police opened the last page of his journal which he scratched the cover of with a dagger, only to find the sonnet that made it all clear.

   "Grave that I grief,
    My little lady's heart you impose upon.
    Mark my words, young one
    After this bottle, you're done.
    Dark clouds setting my sun,
    Casting shadows upon this lonely misery.
    If I belt down any more whiskey 
    I shall rain blood upon thee.
    Now that you took my darling's tender heart away from me
    All the butterflies in my stomach dying tenderly
    Unlike the everlasting anger that grit my teeth.
    I had a fight with the woman whose hair black as midnight,
    She says she'll send me to kingdom come
    If the days of your grave ever come."


    Kathleen by Townes Van Zandt. I'll see you soon.







2 Eylül 2017 Cumartesi

Bloodshedders

   People who kill have always been a field of my interest. We all have killing instinct right down at our inner worlds. Thanks to my passion about murderers, I know some of those people. Not by coincidence, I had searched for potentials and found them. Now, it's time to tell you about bloodshedders and people who watch their backs to the best of my knowledge. I know what's it like to live when you have to watch your behind.

   Bloodshedders, also known as killers are just like us. Living among us. Believe it or not, they're the nicest people you'll ever meet. I don't know about the rest but the ones I know don't kill for pleasure. They only kill 'cause they have to. If they don't, they'll get wasted. If they stop being a killing machine who's always ready to send another one to kingdom come, their precious families might get hurt. Family is the only thing that matters to them. They have to protect their wives, their children. Enemies are waiting on every corner like vultures, waiting for a fuck up to scavenge. All the bloodshedders are alike each other. They all drink, they all have mistresses, they all want their woman in kitchen or in bed. Not anywhere else. They all have a fucked up childhood. If you're new to them, they won't tell you about anything. If you're lucky and they like you, they still ain't gonna tell you shit. You have to make them like you and you also have to get them drunk as fuck. And then, you'll know what it's like to kill. What a curse and a bliss it is at the same time. Only then, you'll know the everlasting anger lying under their skin.

   Time to talk about living on the edge, necessity of looking behind constantly. It's also the main problem of being a bloodshedder. I am not a killer, yet I know what it's like to live on the edge. It's a fucked up world and I ain't no saint. Imagine you can't fucking sleep in your own fucking house 'cause somebody might be at your door, waiting for the right fucking moment to break in and kill you in your fucking sleep. And when you sleep, your eyes are fucking opened and there is a gun under your pillow, right next to your dagger. You go out to get some air, you're very sleepy and you have to look back constantly. Because you haven't slept more than 30 minutes for the last 3 days, you walk like a fucking retard. You're so tired and sleepless that your mind stops fucking working and you don't know where you are or why you are there. A good song gets stuck in your mind quietly and that's the only good you're gonna get from that life. You're aware of nothing but your enemies. Life goes on as your conscience fades away. I wish you a good luck livin' like that 'cause it's no way to live. You won't last long.

   "Mama Said" by the legendary Metallica. I'll be back.






31 Ağustos 2017 Perşembe

Ladies Man - Mart Kedisi

   Let's talk about a man's relationship with women and his process of settling down. His name is Eric.

   Early 20's: Eric's in bed after a night full of tiresome fucking. Bitch was just lying there, he did all the job. It's right before dawn and he's making plans of getting the fuck out of her apartment before she wakes up and starts chattering like a little bitch! Actually, she's a little bitch. If Eric's remembering correctly, she was 19. That's not surprising because that bitch just wanted to get fucked without making any effort and she hated it when he came on her face. Not professional. Anyway, Eric's opening the door quietly. Turns around to look at the girl of the night. Something in him yearns for her. Eric wants to fuck her one last time. He wakes her up, things get hot. They fuck again and bitch starts chattering in no time. She tells Eric about how much she likes him and she doesn't normally fuck a stranger right away. Usual stuff. Long story short, Eric finds an excuse and leaves the apartment with only one thought in his mind: I don't ever wanna see this little bitch again.

   Pushing 30: Past 10 years was nice. Many women fell onto their knees before him. Yet, Eric's feeling old as hell nowadays. He's hooking up with a woman for a month now. Can you fucking believe it? It's not that he loves him. He's just tired of hearing shitty life stories from different women. I guess he's realized that life's too short to pay attention to chatty sluts. This slut he's banging nearly for a month doesn't even tell Eric about her day. That's gold, man! Thank god for that! Also, she doesn't gross out when Eric comes on her face! She likes it, she's not fakin' it just to make him like her. Or at least, that's what he thought. After two weeks, she reached her breaking point and took away her face as far as possible from Eric. She moved to another town.

   Good-old 40's: Eric's accepted the fact that he's old now. His relationships based on fucking starting to make him feel lonely. It was fun while it lasted but he's old now. He doesn't wanna die alone. He opens up a bottle of whiskey, sits around his table and thinks about his youth. Strangely, only thing he remembers of those long gone times is a girl. He popped her cherry when they were both 13. A smile appears on his face. Eric looks up her on Facebook and finds her. They start talking on the phone everyday. She talks about what a dick he was and he talks about how good it felt to fuck her tits. They laugh. Finally, she gets up the nerve to tell him that she's married. Well, that's fucked up. He wants to fuck her, yet he can't, 'cause she's married. After much effort on Eric's part, he persuades her to do it just once. They are not gonna tell anyone about it. So they meet in his apartment and fuck just like they fucked when they were 13. After all, life makes them part.

   Eric's turned 50 and he's still a solitary man. His childhood crush went back home to be a mother to her kids after she fucked Eric nearly 10 years ago.

   I wanna end it with the song "Layla" by Eric Clapton. You can listen to it under the Turkish translation of these paragraphs. I'll be back.



TURKISH TRANSLATION - TÜRKÇE MEALİ

   
   Bir adamın dişilerle ilişkilerinden ve ununu eleyip eleği asma sürecinden bahsedelim.

   20li yaşların başları: Eric gece boyu vuruşmaktan yorulmuş yatıyor. Kahpesi uzanmış, tüm işi ona yaptırmış. Şafak sökmek üzere ve Eric, küçük sürtük uyanıp da laklağa başlamadan defolup gitmenin planını yapıyor. Aslında cidden küçük sürtük. Eric yanlış hatırlamıyorsa 19 yaşında. Şaşırtıcı değil zira kahpe uzanıp tüm işi ona yaptırmakla kalmadı, Eric suratına attırdığında midesi bulandı. Hiç profesyonel değil. Neyse. Eric yavaşça kapıyı açtı. Gecenin dişisine son kez bakmak için arkasına döndü. İçinde bir şeyler koptu, bir kez daha onunla yatmak istedi. Dişiyi uyandırdı, işler kızıştı. Tekrar yattıktan sonra kahpe hiç vakit kaybetmeden çene çalmaya başladı. Eric'e onu ne kadar sevdiğini ve normalde böyle tanımadıklarıyla yatmadığını falan söyledi. Her zamanki şeyler işte. Uzun lafın kısası, Eric bir bahane bulup kaçtı ve aklında tek bir düşünce vardı: "Bu sürtüğü sittinsene görmek istemiyorum."

   30'a Merdiven Dayayınca: Son 10 sene fena değildi. Birçok dişiye diz çöktürdü. Ancak, ahiren Eric ihtiyar hissetmeye başladı. Bir aydır dişinin biriyle takılıyor. İnanabiliyor musun amına koyayım? Sevdiğinden değil tabii. Farklı kadınlardan boktan hayat hikayeleri dinlemekten sıkıldı. Galiba hayatın, geveze sürtüklerin çenelerini çekemeyecek kadar kısa olduğunu fark etti. 1 aydır yatıp kalktığı dişiyse Eric'e gününün nasıl geçtiğini bile anlatmıyor. Paha biçilemez bu! Şükür lan amına koyduğumun yerinde! Ayrıca, Eric dişinin yüzüne attırınca dişi tiksinmiyor! Cidden hoşuna gidiyor, sırf Eric'e yaranmak için hoşuna gidiyormuş gibi yapmıyor. Ya da Eric öyle sanıyordu. İki hafta sonra dişi kırılma noktasına ulaştı ve yüzünü Eric'ten olabildiğince uzağa kaçırdı. Başka şehre taşındı.

   Güzelim 40lı yaşlar: Eric yaşlandığı gerçeğini kabullendi artık. Cinsellik temelli ilişkileri yalnızlığını yüzüne vurmaya başladı. Tabii, tüm yaptıkları epey eğlenceliydi ama artık ihtiyarladı. Yalnız ölmek istemiyor. Bir şişe viskisini açtı, masasına oturdu ve gençliğini düşünmeye başladı. Tuhaftır, o mazide kalmış vakitlere dair tek hatırladığı bir kızdı. İkisi de 13 yaşındayken bekaretini almıştı. Yüzünde gülümseme belirdi. Eric, Facebook'a girip aradı taradı ve kızı buldu. Her gün telefonda konuşmaya başladılar. Dişi, Eric'in yaptığı öküzlüklerden bahsediyordu. Eric'se dişinin memelerinin arasına girmenin verdiği hazdan. Kahkahalar attılar. Sonunda dişi, evli olduğu gerçeğini söylemeye cesaret gösterdi. Boktan durum tabii. Eric yine de boş geçmemek istiyor ama elinden bir şey gelmiyor, zira dişi evli. Eric, hayli uzun uğraşlarının sonucunda dişiyi bir kereliğine ikna etti. Kimseye bahsetmeyeceklerdi. Eric'in evinde buluştular ve 13 yaşında yaptıkları gibi vuruştular. Nihayetinde hayat onları ayırdı.

   Eric 50 yaşına bastı ve hala yalnız bir adam. Çocukluk aşkı 10 sene önce Eric'le yattıktan sonra evine döndü ve çocuklarına annelik etmeye devam etti.

   Eric Clapton'dan "Layla" şarkısıyla bitirelim. Keyifli dinlemeler.



30 Ağustos 2017 Çarşamba

Truth Hurts

   We all dream about something every now and then. Some of us try to make those dreams come true, some uf don't. Vast majority fails. Lucky few succeed. I'm gonna talk about dreams, and why we couldn't have been successful.

   My example's gonna be about human affairs, because you all fucking love emotions and love and some shit. Imagine a great wedding with beloved ones all around. You're gonna get married in the evening. Your bitch is all excited, makin' her childhood dream come true. She planned the whole wedding and wants it to be perfect. All you gotta do is get up there and say "I do." To set your mind at ease, you drink a few beer and brace yourself to marrying a woman you hate. And then comes the evening. You're about to get married but something pops into your mind. You realize that you don't wanna fuck her once a week, you don't even wanna cum on her ugly fucking face. And then the girl that never comes pops into your mind. She's such a sweetheart and such a beauty that you could even wait 3 months before coming on her pretty face, just by courtesy. You love her that fucking much! You decide to get the fuck outta there, find her and convince her to marry you. When you open the door to get the fuck out, reality fucks you up a little. You remember that she's never loved you no matter what you do. You can't make a heart love somebody. You have to go up there and marry that fucking ugly bitch. If you do, you'll hate your life and your fucking home, you'll raise fucked up kids just because you're marrying a woman you hate. You're nearly 40 and you're a fuckin' gentleman, it's too late for you to find someone better and you can't upset an innocent woman just because you don't wanna fuck her. And probably the woman of your dreams is getting titfucked right about now by her fucking rich husband. You know she deserves the best in the world, and you're just an average guy. Well, have fun with the rest of your life, you worthless piece of shit. And welcome aboard!

   Dreams are just like that, most probably you'll settle for a shitty job that fulls your belly instead of becoming the great man you've always wanted to be. I'm thinking that you've understood my point. It was a great example for you emotional fucks, was it not?

   Let's end it with a good song. Ladies and gentleman, Eddie Vedder's Out of Sand.





27 Ağustos 2017 Pazar

The War Within

   A wise man once said: "It takes a great man to slash one's wrists, yet it takes a man much greater to keep on livin'." Frankly, the wise man is right. But, what if you're at the time of your life that you just... don't wanna move on? I am not a great man, not even slightly. Liquor makes me think a lot about suicide sometimes. You can realize that I'm drinkin' a lot lately from my writings. Well, relax. I'm the last person on this planet to commit suicide. Tried it once, they deep throated me all the way down to my stomach, and came in there. Suprisingly, the fluid was black. Don't get me wrong, I only had a stomach irrigation. I was 13. That means I was young, dumb and full of cum. I can't even begin to tell you what a fucked up teenager I was... But, that's another story.

   Where was I? Right, slashing wrists. I know, all the suffering will end, you'll never curse your breathing again but don't do that. Speaking for myself, I have reasons to live. I'm not done with living yet and I'm not gonna die in this fucked up apartment all alone. I'll die in the arms of a beautiful woman, I deserve it! Long story short, these are my reasons. I'm sure you have your reasons to live too. Do not kill yourself.

   I know you all thing the closest I get to happiness is when I cum on a pretty face, but don't be stupid. It's nice and all but... that's not actually happiness. I know that I'll never fully have that so-called awesome feeling, and I'm okay with it. Just twice I actually felt happy. Let me tell you about them.

   One of them was in my English class. I was 15 or 16. There was this really pretty girl in my class and I lost my heart to her. We were good friends. One day, the class was cold as fuck. She called me away from my school desk. I sat beside her. She covered us with her coat. The feeling was just like Jeff Buckley described: "My kingdom for a kiss upon her shoulder."

   The other was just a dream I had about the same girl. This was not long ago. We were in a class, I guess 'cause that's the only place I saw her. She put her head upon my chest, I surrounded her body with my arms. Well, that's a feeling I'll never be able to describe.

   Enough with this shit, let's end it with a great song. Ladies and gentleman, the legend, Leonard Cohen with his poetic song "The Stranger Song." You can listen to it under the Turkish translation of these paragraphs. I'll be back.






24 Ağustos 2017 Perşembe

Bir Şeyler Daha

   Bugün İstanbul sokaklarını arşınlarken çıkmaz sokağın birine denk geldim. Çocuklar top koşturuyor, bir grup genç oturmuş sigara tüttürüp gülüşüyordu. Yaşlı bir apartmanın zemin kat balkonunda bir dişi gözünü bana dikmişti. Ben de dik dik baktım, aklımda bir şeyler kurdum. 1 aydır yeni bir şehirdeyim, tanıdığım hiç kimse yok ve evden nadir çıkıyorum, insanın aklı kafasında olmayabiliyor bazen. "Elif!" diye bir ses geldi içeriden, muhtemelen annesi. Belki de ablası, bilemem. Gülümseyip gitti. Ben de ev yoluna koyuldum.

   Eve dönüp memleketten Hüseyin adında bir arkadaşımı aradım. Kendimle konuşmaktan kafayı yiyecektim yoksa. Olanları anlattım, kahkaha attı. Kahkahası meşhurdur, memlekette herkes kendisini kahkahasından tanır zaten. Benzer bir olayı da memlekette yaşamışız, sonu kötü bitmişti. Anlatınca "Harbiden lan!" dedim. Yeni hatırladım. Zaten unuttuğuma da çok şaşırmadım, her şeyi unutuyorum. Biri hatırlatırsa ancak aklıma geliyor. Memleketten ayrılmadan önce arkadaşlarımla son kez oturup iki lafın belini kırarken fark ettim unutkanlığımı. Arkadaşlarımdan biri Instagram'dan bir fotoğraf göstermişti, fotoğrafta iki dişi yan yana. Biri gösteren arkadaşın eski sevgilisi, biri benim ve çok iyi arkadaşlar. Ortak noktaları var, Gratis ve ben. Arkadaşın sevgilisi grupça takılırken alenen bana asılıyordu zilli. Bizim uyanık da kızdaki suçluluk duygusunu kullanarak milli olmuştu. Aslında bana ufak bir katkısı olmuştu bu olayın. Arkadaşım, suçluluk duygusunu arttırma emeliyle sevgilisinin bana iyice yavşamasını sağlamak için sırtımdaki yara izini bıçak yarası diye yutturdu. Baktım ki işe çok yaradı, o saatten sonra belli bir müddet ben de tanıştığım dişilere öyle tanıttım.

   İnsanları neden sevmediğime dair iki kelam edeyim. Cinsiyetlere ayıralım. Hemcinslerimin ikiyüzlü olmaları, babet çorap giymeleri - homofobik değilim -, uçkur uğruna Mecnun'dan daha büyük dağ delmeleri, yüzüme bakarak yalan söylemeleri yeterli sebepler. Bilhassa sonuncusu için dişlerimi sıkarak kroşeyi suratlarına indirmeyi istemişliğim çok var ama bazılarının uzaktan sıfatını gördüğüm zaman sırıtmaya başlıyorum. İşte onlar kusurlarıyla sevdiğim dostlarım kısmına giriyor. "Bir" elin parmağını geçmiyor sayıları, hepsine buradan sevgiler.

   Karşı cinse gelelim. Dişilerin hepsi birbirinden bağımsız güzel. Kiminin yüzü güzelken kiminin götü, kiminin kişiliği, kiminin sesi, kiminin davranışları, kiminin inceliği, kiminin gözleri, kiminin kış günü dekoltesinin üstüne buz gibi eli koyunca yakan göğsü, kiminin memeleri. Böyle güzel özellikleri olan dişileri neden sevmesin ki insan, değil mi? Ama işte, ilişkiler alengirli şeyler. Güzellik kadar basit değil, karmaşık. Olay bir daha görmek isteyip istememekte. Yüzüne attırdıktan sonra "Bir daha attırmak istiyor muyum?" diye sormuyor insan kendine çünkü yanıtı zaten öğrenmiş oluyor. Olay güzellikte veya kocaman memelerde değil, nice dişiler gördüm irileri kafamdan iri, yüzü özenle yaratılmış ama bünye "Bir daha asla!" derse, lafının üstüne laf olmaz. Olay, yüzüne attırdıktan sonra bir daha attırmak istemekte. İstiyorsan, bünyen başka dişinin yüzüne attırmayı arzulayana kadar ya da o dişi "Ay yeter, iğrenç!" diyene kadar devam eder. Lafı fazla uzatmadan neden sevmediğime geleyim. Çünkü bir daha istediğim dişi sayısı iki oldu bugüne kadar ve hiçbirinin süresi iki ayı aşmadı. Sevmiyorum değil de, sevemiyorum diyelim.

   Yazının sonuna geldik. Lera Lynn'den My Least Favorite Life'la sonlandıralım. Keyifli dinlemeler.

20 Ağustos 2017 Pazar

İlk Kelam

   Eli kötü gelen bir poker bağımlısı gibiyim bu aralar, içimdeki umudu sinek altısıyla kupa sekizi öldürüyor. Kartlar açılıyor, valeler ve aslar diziliyor. Gitgide paslanıyorum, içkiye sığınıyorum. Adını hatırlamadığım biri “Alkole dayanamayan adamdan olmaz” demişti, içimde ona küfürler besliyorum. Bir bardak daha dolduruyorum, uykusuzluk gözlerime ağırlık yapıyor. Gözüm gibi baktığım bedenimin yaşlanmasına göz yumuyorum.

   Dövme dediğimiz vücut işlemeleri manası olduğu müddetçe güzel bir sanat, evet ama ne vakit birinde "Carpe diem" veya "Sky is the limit" benzeri dövmeler görsem ağzına kroşeyi indirmek istiyorum. Götüne başına umut vadedici, motive edici dövmeler yaptıran insanlar büyük geri zekalı. Felsefe beyindedir, götte başta değil. Ulan mal herif, tamam söz iyi hoş, manalı ama sen oraya o dövmeyi yaptırdığın için millet görünce "Aa, gökyüzü limit harbiden amına koyayım, ne istersem yapabilirim" diye düşünecek mi sanıyorsun? Ulan yavşak, sen nasıl bir ironisin? Sınır gökyüzü ama IQ yeraltı be oğlum. Kimde bu tarz dövmelerden varsa biliniz ki hayal kırıklığıdır. Zaten dövme dediğimiz şey bana göre acılarını bedenine kazıma sanatı. Mutlu dövmeleri sikeyim, dövmenin mutlusu mu olur lan? Dövme dediğin baktığında sana kötü zamanlarını hatırlatır ve o zamanları atlatmış olmakla tatmin eder, anımsatır. Bu konuda aynı fikirde olmadığım kişiler olacaktır, zerre sikimde değil. Sıfatınızı sikeyim.

   Gelgelelim dünyevi meselelere. Bundan takriben bir sene evvel uzun süredir hasret kaldığım bir arkadaşımla telefonda konuşuyordum. "Niye aramıyorsun lan götveren? Telefonuna da ulaşılmıyor ne zamandır!" dedim. "Hapisteydim lan göt, yeni çıktım" dedi. Ne bok yediğini sordum. İstanbul'dan çıkıp birkaç yıl önce bitirdiği üniversiteyi ziyarete Ankara'ya gitmiş. Üniversitenin son senesinde tutulduğu dişiyi görmeyi ummuş, görmüş de. Kızın yanında sevgilisi varmış, ona takmış bıçağı. Çocuğun arkadaşları da bizim oğlanı çok temiz darp etmiş. Dayak yerken arada birkaç tanesine daha saplamış. Ölen yok neyse ki. Bu tarz olayları hiç sevmem, sevginin de bir adabı olmalı. Ağzının payını verip kapattım. Geçenlerde İstanbul'a geldiğimde görüşelim diye aradım, açmadı. Mesaj attım, askerdeymiş.

   İstanbul'a geldim geçenlerde. Genel olarak yalnızlık psikolojisine hastayım ama geldiğim memlekette bazen tabancayı ağzıma sokup tetiği çekecek seviyeye ulaştığımda "having a cold one with the boys" aktivitesini gerçekleştirebiliyordum. Ama şunu çok iyi biliyorum ki yalnızlıktan korkanlar optimist köpekler olur genelde. Kara kuru dünyayı güzelleştirmeye çalışanlar. Siktir oradan! Bok, boktur.

   Anlatacak çok şey var ama ilk yazıyı sıkmadan sonlandıralım. Her yazımın sonuna kaliteli parçalar ekleyeceğim. Bu paragrafların sonuna ise Zakk Wylde'ın gitarı ağlattığı gitar ağıtı "Farewell Ballad" kuşkusuz yakışacaktır. İyi dinlemeler.


Yalancı Siyah

Gece yarısının iştah kaçırdığı dönemlerden birindeydi. Kadınının saçları siyah derdi herkese, yıllar evvel bir Çarşamba akşamı uzun tırnakl...